20 Eylül 2026 Pazar

Kamil Baki - Tüm Yazılar

 

✔ Mezuniyet Dediğimiz Şey - Kamil Baki



✔ Her Gün Yazılan Bir Hikaye: Hayat ve İnsan - Kamil Baki


✔ İnsan: Büyük Bir Bahçenin Küçük Bir Parçası - Kamil Baki


✔ Orhan Veli'den Sokak Kedilerine Uzanan Bir Hikaye - Kamil Baki


✔ Suyun Sessiz Çığlığı - Kamil Baki


✔ Denize Ulaşmak; Bir Ayrıcalık Değil, Haktır. - Kamil Baki


✔ Küçük Bir Hediye, Büyük Bir Hatıra - Kamil Baki






16 Eylül 2026 Çarşamba

Raylar, İnsanlar ve Hayatın Sessiz Hikayesi - Kamil Baki


Daha önceden tren yolculuğu yaptınız mı, bilmiyorum.
Yapmadıysanız mutlaka bir gün bir tren yolculuğu yapmayı aklınızın bir kenarına yerleştirin.

Çünkü tren yolculuğu, diğer yolculuklardan biraz farklıdır. 

Tren sizi yalnızca bir yerden başka bir yere değil, biraz da kendinize, içinize götürür.

Siz cam kenarında oturup dışarıya seyrederken rayların üzerinde ilerleyen yalnızca tren değildir. 

Zaman da sizinle birlikte geleceğe doğru yol alır. 

Geride bıraktığınız her istasyon, hayatınızdan kopup giden bir günü, önünüzde uzanan her ray ise henüz yaşanmamış hayallerinizi şekillendirilir.

Pencereden dışarı bakarken önce evler geçer gözünüzün önünden. Sonra sokaklar, tarlalar, ağaçlar, köyler, kasabalar… 

Dağlar belirir uzakta. 

Bir süre sonra ovalar başlar. 

Güneş; bazen bir tepenin ardından doğar, bazen bulutların arasına saklanır. 

Akşam olduğunda gökyüzünün rengi değişir; gün, yavaş yavaş geceye teslim olur.

Siz ise bütün bunları sessiz sessiz seyredersiniz.

Belki elinizde bir kitap vardır ama okuyamazsınız. Çünkü dışarıdaki hayat, kitabın sayfalarından daha güçlü bir hikâye anlatmaya başlamıştır sessizce.

Bir köy evinin önünde oynayan çocukları görürsünüz.

Bir tarlada çalışan yaşlı bir adamı…
İstasyonun kenarında bekleyen bir kadını…
Elinde çantasıyla telaş içinde koşan bir yolcuyu…

Her biri kendi hikâyesinin başkahramanıdır.

Siz onların hayatından yalnızca birkaç saniyelik bir görüntüye şahit olursunuz. Onlar ise sizin hikâyenizden habersizdir. 

Ama aynı anda, aynı dünyanın içinde, aynı gökyüzünün altında farklı duygular yaşatmaktadır hayat hepimize.

İnsan, tren yolculuğunda hayatın ne kadar renkli ve değerli olduğunu daha iyi kavrar. 

Ve belki de bu yüzden tren yolculuğu insana huzur verir.

Tren hiç acele etmez.
Rayların izin verdiği yere kadar gider.
Duracağı yerde durur, kalkacağı yerde kalkar.
Ne geçmiş istasyona geri döner ne de gelecekteki durağa erkenden ulaşmaya çalışır.

Hayat da biraz böyledir aslında.

Biz çoğu zaman geçmişe dönmek, geleceğe yetişmek isteriz. Oysa hayat, yalnızca önümüzde uzanan raylar üzerinde yaşanır. 

Geçmiş artık çok gerilerdedir. Gelecek ise henüz ulaşmadığımız bir istasyondur. Elimizde olan tek şey, içinde bulunduğumuz andır.

Tren ilerledikçe her şey gibi insanlar da değişir.

Bir istasyonda hiç tanımadığınız biriyle konuşmaya başlarsınız. Önce birkaç kelime... Sonra yaşananlar ve hayat.. 

Birkaç saat önce birbiri için hiçbir şey ifade etmeyen iki insan...
Ve kısa bir zaman içinde oluşan sımsıcak bir dostluk...

Sonra tren yavaşlar.
Bir istasyon gelir.
Vedalaşırsınız.

Bazen yalnızca bir baş hareketiyle…
Bazen bir gülümsemeyle…
Bazen de söylenememiş onlarca cümleyi içinizde bırakarak.

O kişi iner, tren yeniden hareket eder.
Siz camdan bakarsınız.

Bir süre onu kalabalığın içinde gözlerinizle takip etmeye çalışırsınız. Sonra o insan küçülür, uzaklaşır ve gözden kaybolur.

Hayat da böyle değil midir?

Bazı insanlar hayatımıza herhangi bir istasyonda girer, bizimle bir süre yolculuk eder ve başka bir istasyonda iner.

Kimi birkaç gün.
Kimi birkaç saat…

Ama kalış süresi ne olursa olsun, bazı insanlar içimizde derin izler bırakır.

Çünkü insanın hayatını birlikte geçirilen uzun yıllar değil, bazen birkaç dakikalık karşılaşmalar değiştirir. 

Trenin penceresinden gördüğünüz her manzara da biraz böyledir.

Bir ev görürsünüz ve orada kimlerin yaşadığını merak edersiniz.
Bir mezarlığın yanından geçersiniz, hiç tanımadığınız insanların hayatlarını düşünürsünüz.
Bir düğün kalabalığına rastlarsınız, insanların sevincine uzaktan ortak olursunuz.
Bir istasyonda bekleyen yalnız bir insan görür, o insanın kim olduğunu, neler yaşadığını merak edersiniz.

Ve anlarsınız ki hayat, dinlediğimiz ya da şahit olduğumuz hikayeler kadar değil, bilmediğimiz, duymadığımız, şahit olmadığınız birçok hikâyeden oluşmaktadır.

Her pencerenin arkasında başka bir hayat, her kapının ardında başka bir hikâye, her yüzün içinde başka bir geçmiş...

Tren bütün bu hayatların arasından sessizce geçer.

Bazen güneşli ovalardan, bazen sisli dağlardan…

Bazen yağmur altında ilerler; camlara düşen damlalar, dışarıdaki manzarayı bulanıklaştırır. 

Bazen de kar yağar. Ağaçların dalları beyaza bürünür, tarlalar sonsuz bir sessizliğe gömülür. 

İşte o anlarda insan düşünür.
Nereden geldiğini, nereye gittiğini…
Kimleri geride bıraktığını, kimlerin kendisini geride bıraktığını…
Hangi istasyonlarda durduğunu, hangi istasyonları fark etmeden geçtiğini…

Oysa önemli olan tren yolculuğu değildir.

Yol boyunca gördüklerimiz...
Yaşadıklarımız...
Hissetiklerimiz...

Tren yolculuğu birçok yönden yaşadığımız hayata benzer.

O yolculuklarda bazen yazar olur, yanınızdaki yabancının hikâyesini yazmak istersiniz.
Bazen ressam olur, gün batımının renklerini zihninize kaydedersiniz.
Bazen filozof olur; zamanın, hayatın ve insanın anlamını düşünürsünüz.

Ve bazen hiçbir şey olmak istemez, sadece camdan dışarı bakar, rayların çıkardığı o ritmik sesleri dinlersiniz.

Sanki tren değil de zaman geçiyordur içinizden.

Siz bunları düşünürken bir istasyon daha geride kalır.
Bir insan daha hayatınızdan çıkar.
Bir manzara daha gözden kaybolur.

Ve siz, bütün bunların arasında yolculuğunuza devam edersiniz.

Mevsimler değişir.
Şehirler değişir.
Ama yolculuk devam eder.

İşte bu yüzden bir gün değişiklik yapıp trene binin. 

Mümkünse cam kenarında oturun. 
Telefonunuzu bir süre kapatın. 
Kulaklığınızı çıkarıp gözlerinizi dışarıya çevirin.
Dağları, ovaları, köyleri, istasyonları seyredin. İnsanlara bakın. Sonra gözlerinizi içinize çevirin.

Belki yol boyunca geçmişinizle karşılaşırsınız.
Belki unuttuğunuz bir dostu hatırlarsınız.
Belki yarım kalmış bir cümleniz gelir aklınıza.
Belki de yıllardır aradığınız bir cevabı, rayların sessizliğinde bulursunuz.

Çünkü tren yolculukları insanı bir şehre değil, kendisine götürür.

İşte bu yüzden de 
tren yolculuğu, hayatın kendisini seyrederken yaşamanın en güzel tablosunu sonsuz bir tuale çizdirir insana. 


14 Eylül 2026 Pazartesi

Şehrin Betonundan Hayatın İçine - Kamil Baki


Son günlerde farklı bir yer keşfettim.

Belki haritalarda büyük bir alan olarak görünmüyor. Belki görkemli yapıları, yüksek duvarları, şaşaalı binaları yok. Ama insana başka türlü bir zenginlik sunuyor:
Nefes alabileceğiniz bir yer.

Günün farklı saatlerinde gidip biraz yürüyebileceğiniz, biraz dinlenebileceğiniz, çocukların oyun oynayışını izleyebileceğiniz, spor yapabileceğiniz, hatta hiçbir şey yapmadan yalnızca oturup çevrenizi seyredeceğiniz bir yer:

Gazi Koşu Yolu.

Çok büyük bir alan değil.

Ama belki de güzelliği biraz da bundan kaynaklanıyor.

Çünkü burada insan kendisini kalabalığın içinde kaybetmiyor, kalabalıkla birlikte yaşamayı öğreniyor.

Parkın içinde banklar var. Çocuklar için oyun alanları, biraz daha büyükler için basit bir basketbol sahası ve potası bulunuyor. 

Daha büyükler yürüyüş yapıyor, spor aletlerinden yararlanıyor.

Herkes kendi yaşının, kendi ihtiyacının ve kendi dünyasının içinde bir hayat kuruyor.

Çocuklar oyun oynuyor.
Gençler topun peşinden koşuyor.
Bir başkası yürüyüşünü yapıyor.
Bir yaşlı bankta oturup geçmişten bugüne uzanan düşüncelerinin arasında dinleniyor.

Kimi ailesiyle.
Kimi bir dostuyla.
Kimi de yalnızca kendisiyle…

Ve bütün bunlar olurken kimse kimseye karışmıyor.
Kimse kimseyi rahatsız etmiyor.

Herkes birbirinin yaşam alanına saygı gösteriyor.

Belki çağdaş bir toplumun en temel ölçülerinden biri de bu: Yan yana yaşayabilmek ama birbirinin hayatına müdahale etmemek.

Birlikte yaşamak demek, herkesin aynı şeyi yapması değildir.

Birlikte yaşamak; farklılıkların birbirini yok etmeden, birbirine tahammül ederek, birbirine saygı duyarak aynı gökyüzünün altında var olabilmesidir.

Gazi Koşu Yolu’nda bunu küçük bir hayat modeli olarak görmek mümkün.

Bu parkın sakinleri yalnızca insanlar değil.

Onun başka sakinleri de var.
Kediler…
Köpekler…

Onlar da burayı kendilerine ait bir yaşam alanı olarak bellemişler.

Ve hepimizin zihninde yer etmiş bir deyim geliyor aklına bir an insanın:
“Kedi köpek gibi kavga etmek”

Oysa burada bu deyimin hayatla pek ilgisi yok.
Kediler kendi dünyalarında, köpekler kendi dünyalarında...

Birbirlerini görüyorlar ama birbirlerinin hayatına müdahale etmiyorlar.

Belki de biz insanların onlardan öğreneceği çok şey var.

Aynı parkta farklı insanlar…
Aynı parkta farklı yaşlar…
Aynı parkta farklı canlılar…

Ve herkes kendisine ayrılan küçücük bir hayat alanında, başkasının alanına taşmadan yaşamını sürdürüyor.

Ne güzel bir dünya tasarımı!

Sanırım çağdaş kentlerin ihtiyacı yalnızca daha yüksek binalar, daha geniş yollar, daha büyük alışveriş merkezleri değil.

Modern bir şehirlerin gerçek zenginliği, insanın betonun arasında kendisini hâlâ insan hissedebileceği alanların çokluğu...

Çocukların özgürce oynayabildiği…
Yaşlıların güvenle yürüyebildiği…
Gençlerin spor yapabildiği…
İnsanların bir bankta oturup gökyüzünü seyredebildiği…
Ağaçların, kuşların, kedilerin ve köpeklerin de kendilerine küçük bir yer bulabildiği…
Ve bütün bunların birbirini rahatsız etmeden var olabildiği yaşam alanları...

Çünkü şehirler yalnızca binalardan oluşmaz.

Şehir insandır.
Şehir çocukların sesidir.
Şehir yaşlıların ağır adımlarıdır.
Şehir bir bankta sessizce oturan insanın düşünceleridir.
Şehir bir kedinin güneş altında uyumasıdır.
Bir ağacın rüzgârla konuşmasıdır.
Ve bütün bunların aynı mekânda birbirine hayat hakkı tanımasıdır.

Gerçek çağdaşlık, biraz da birbirimize ve bütün canlılara yaşama alanı bırakabilme sanatıdır.

Bir parkın kenarında oturup bunları düşünürken insanın ufku genişliyor.
Küçücük bir yürüyüş yolu, insanı büyük düşüncelere götürebiliyor.
Bir bank, bir hayatın muhasebesine dönüşebiliyor.
Bir çocuk oyunu, geleceğe dair umut verebiliyor.
Bir kedinin sessizliği, insanın içindeki gürültüyü susturabiliyor.

Ve insan bir kez daha anlıyor:
Daha güzel şehirler kurabiliriz.

Daha yeşil, daha sessiz, daha insancıl şehirler…
Çocukların, gençlerin, yaşlıların ve diğer bütün canlıların kendilerine ait bir nefes alanı bulabildiği şehirler…

Sanırım bunun için önce hayal etmek gerekir.

Çünkü bütün büyük değişimler önce insanın zihninde başlar.

Ufukların sınırı yok.
Hayallerin de…

Yeter ki şehirleri yalnızca taş, beton ve asfalt olarak değil; içinde hayatın bütün renklerinin birlikte yaşayacağı büyük bir yuva olarak düşünelim.