Gazi Koşu Yolu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Gazi Koşu Yolu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Eylül 2026 Pazartesi

Şehrin Betonundan Hayatın İçine - Kamil Baki


Son günlerde farklı bir yer keşfettim.

Belki haritalarda büyük bir alan olarak görünmüyor. Belki görkemli yapıları, yüksek duvarları, şaşaalı binaları yok. Ama insana başka türlü bir zenginlik sunuyor:
Nefes alabileceğiniz bir yer.

Günün farklı saatlerinde gidip biraz yürüyebileceğiniz, biraz dinlenebileceğiniz, çocukların oyun oynayışını izleyebileceğiniz, spor yapabileceğiniz, hatta hiçbir şey yapmadan yalnızca oturup çevrenizi seyredeceğiniz bir yer:

Gazi Koşu Yolu.

Çok büyük bir alan değil.

Ama belki de güzelliği biraz da bundan kaynaklanıyor.

Çünkü burada insan kendisini kalabalığın içinde kaybetmiyor, kalabalıkla birlikte yaşamayı öğreniyor.

Parkın içinde banklar var. Çocuklar için oyun alanları, biraz daha büyükler için basit bir basketbol sahası ve potası bulunuyor. 

Daha büyükler yürüyüş yapıyor, spor aletlerinden yararlanıyor.

Herkes kendi yaşının, kendi ihtiyacının ve kendi dünyasının içinde bir hayat kuruyor.

Çocuklar oyun oynuyor.
Gençler topun peşinden koşuyor.
Bir başkası yürüyüşünü yapıyor.
Bir yaşlı bankta oturup geçmişten bugüne uzanan düşüncelerinin arasında dinleniyor.

Kimi ailesiyle.
Kimi bir dostuyla.
Kimi de yalnızca kendisiyle…

Ve bütün bunlar olurken kimse kimseye karışmıyor.
Kimse kimseyi rahatsız etmiyor.

Herkes birbirinin yaşam alanına saygı gösteriyor.

Belki çağdaş bir toplumun en temel ölçülerinden biri de bu: Yan yana yaşayabilmek ama birbirinin hayatına müdahale etmemek.

Birlikte yaşamak demek, herkesin aynı şeyi yapması değildir.

Birlikte yaşamak; farklılıkların birbirini yok etmeden, birbirine tahammül ederek, birbirine saygı duyarak aynı gökyüzünün altında var olabilmesidir.

Gazi Koşu Yolu’nda bunu küçük bir hayat modeli olarak görmek mümkün.

Bu parkın sakinleri yalnızca insanlar değil.

Onun başka sakinleri de var.
Kediler…
Köpekler…

Onlar da burayı kendilerine ait bir yaşam alanı olarak bellemişler.

Ve hepimizin zihninde yer etmiş bir deyim geliyor aklına bir an insanın:
“Kedi köpek gibi kavga etmek”

Oysa burada bu deyimin hayatla pek ilgisi yok.
Kediler kendi dünyalarında, köpekler kendi dünyalarında...

Birbirlerini görüyorlar ama birbirlerinin hayatına müdahale etmiyorlar.

Belki de biz insanların onlardan öğreneceği çok şey var.

Aynı parkta farklı insanlar…
Aynı parkta farklı yaşlar…
Aynı parkta farklı canlılar…

Ve herkes kendisine ayrılan küçücük bir hayat alanında, başkasının alanına taşmadan yaşamını sürdürüyor.

Ne güzel bir dünya tasarımı!

Sanırım çağdaş kentlerin ihtiyacı yalnızca daha yüksek binalar, daha geniş yollar, daha büyük alışveriş merkezleri değil.

Modern bir şehirlerin gerçek zenginliği, insanın betonun arasında kendisini hâlâ insan hissedebileceği alanların çokluğu...

Çocukların özgürce oynayabildiği…
Yaşlıların güvenle yürüyebildiği…
Gençlerin spor yapabildiği…
İnsanların bir bankta oturup gökyüzünü seyredebildiği…
Ağaçların, kuşların, kedilerin ve köpeklerin de kendilerine küçük bir yer bulabildiği…
Ve bütün bunların birbirini rahatsız etmeden var olabildiği yaşam alanları...

Çünkü şehirler yalnızca binalardan oluşmaz.

Şehir insandır.
Şehir çocukların sesidir.
Şehir yaşlıların ağır adımlarıdır.
Şehir bir bankta sessizce oturan insanın düşünceleridir.
Şehir bir kedinin güneş altında uyumasıdır.
Bir ağacın rüzgârla konuşmasıdır.
Ve bütün bunların aynı mekânda birbirine hayat hakkı tanımasıdır.

Gerçek çağdaşlık, biraz da birbirimize ve bütün canlılara yaşama alanı bırakabilme sanatıdır.

Bir parkın kenarında oturup bunları düşünürken insanın ufku genişliyor.
Küçücük bir yürüyüş yolu, insanı büyük düşüncelere götürebiliyor.
Bir bank, bir hayatın muhasebesine dönüşebiliyor.
Bir çocuk oyunu, geleceğe dair umut verebiliyor.
Bir kedinin sessizliği, insanın içindeki gürültüyü susturabiliyor.

Ve insan bir kez daha anlıyor:
Daha güzel şehirler kurabiliriz.

Daha yeşil, daha sessiz, daha insancıl şehirler…
Çocukların, gençlerin, yaşlıların ve diğer bütün canlıların kendilerine ait bir nefes alanı bulabildiği şehirler…

Sanırım bunun için önce hayal etmek gerekir.

Çünkü bütün büyük değişimler önce insanın zihninde başlar.

Ufukların sınırı yok.
Hayallerin de…

Yeter ki şehirleri yalnızca taş, beton ve asfalt olarak değil; içinde hayatın bütün renklerinin birlikte yaşayacağı büyük bir yuva olarak düşünelim.