Çevre Bilinci etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Çevre Bilinci etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Eylül 2026 Pazartesi

Bir Kirpinin Öğrettiği: "Doğayı Sevmek, Dokunmadan Korumaktır." - Kamil Baki

Akşamları yürüyüş yapmak için gittiğim parkta, bir süredir gözümün alıştığı küçük bir misafir vardı.

Çalıların arasında sessizce dolaşan, gözleri boncuk boncuk küçücük bir canlı…

İlk gördüğümde fare sanmıştım onu.

Biraz daha dikkatli bakınca onun bir fare değil  "kirpi" olduğunu anladım

Geceleri ortaya çıkıyor, kediler için bırakılan sudan içiyor, yine kediler için bırakılan yiyeceklerden nasibini alıyordu.

Kim bilir kaç kişi yanından geçip gitmiş, ancak onun orada yaşadığını fark etmemiştir.

Oysa ben artık onu görmeden geçemiyordum.

Her akşam biraz daha alışıyorduk birbirimize.

Ben yürüyordum, o çalıların arasında kendi dünyasında dolaşıyordu.

Bazen duruyor, başını kaldırıyor, göz göze geliyorduk.

Sonra o, hiçbir şey olmamış gibi yoluna devam ediyordu.

Sessizdi.

Kendi hâlindeydi.

Kimseden bir şey istemiyor, kimseye zarar vermiyor, yalnızca kendisine ayrılmış küçücük dünyada hayatını sürdürüyordu.

Bir süre sonra fark ettim ki yalnız değildi.

Çalıların arasında ikinci bir kirpi vardı.

İşte o zaman onların hikâyesi benim için biraz ilginçlik kazanmaya başladı.

İnsan, her gün gördüğü bir canlıya karşı ister istemez bir yakınlık hissediyor, onu yakından tanımak istiyor.

Bir gün içimden onu elime almak, sevmek geçti.

Ama elim ona uzanmadan düşünmeye başladım:

Ya korkarsa?

Ya dokunmam onun doğal davranışlarını değiştirirse?

Ya benim iyi niyetim, onun dünyasında bir rahatsızlığa dönüşürse?

Ya onu sevmek isterken ona zarar verirsem?

Elimi geri çektim.

Sonra kirpiler hakkında araştırma yaptım.

Onların doğadaki yaşamlarını, beslenmelerini, davranışlarını öğrendim.

Solucanlar, böcekler, salyangozlar ve çeşitli küçük canlılarla beslenebiliyorlardı. 

Bizim çoğu zaman görmediğimiz, hatta varlığını bile önemsemediğimiz küçük canlılarla beslenirken doğadaki besin zincirinin bir parçasını oluşturuyorlardı.

Onların da doğada önemli bir yeri vardı.

Tıpkı kuşların, kelebeklerin, arıların, karıncaların ve bizim çoğu zaman fark etmeden üzerinden geçtiğimiz bütün o küçük canlıların olduğu gibi…

O an şu soruyu sordum kendime:

Doğa, yalnızca sevdiğimiz, hoşlandığımız hayvanlardan mı oluşmuyor?

Kuşkusuz hayır!..

Doğa; hoşumuza gidenlerle gitmeyenlerin, güzel bulduklarımızla bulmadıklarımızın, büyüklerle küçüklerin birlikte kurduğu büyük bir yaşam.

Bir kelebek de,

toprağın altındaki bir solucan da…

bir ağaç da,

çalıların arasında sessizce dolaşan bir kirpide de…

yaşamın önemli bir parçası.

Bir kirpinin geceleri çalıların arasında dolaşması, birçok insan için sıradan bir görüntü gibi olabilir.

Ancak o küçük canlı için orası bir evdir.

Bizim için yürüyüş parkı olan yer, onun yaşam alanıdır.

Bizim birkaç dakikalığına geçtiğimiz yer, onun bütün hayatıdır.

Belki de doğaya bakarken kendimize sormamız gereken en önemli soru şu:

“Burası bizim için ne, diğer canlılar için ne?”

Biz tartışmasız, bu doğanın sahibi değiliz.

Biz doğanın yalnızca küçük bir parçasıyız.

Ne ağaçlar bizim için yaratılmıştır.

Ne kuşlar bizi mutlu etmek için vardır. 

Ne de sokak hayvanları bizim sevgimizi kabul etmek zorundadır.

Onların da korkuları, alışkanlıkları, yaşam alanları ve kendi dünyaları var.

Onları korumak; elimize almak, dokunmak, sevmek değildir.

Onları sevmek, çoğu zaman onlara dokunmamaktır.

Onlara yardım etmek, onlara müdahale etmemektir.

Onlar için yapılacak en güzel şey, birkaç adım geride durup onlara kendi hayatlarını yaşamalarına izin vermektir.

O iki küçük kirpi hâlâ çalıların arasında bir yerlerde.

Ben yürüyüşümü yapıyorum, onlar gecenin sessizliğinde kendi yollarında dolaşıyor.

Bazen göz göze geliyoruz.

Ben duruyorum.

Onlar da duruyor.

Sonra hayat yeniden kendi akışına dönüyor.

Ve ben her defasında aynı şeyi söylüyorum kendi kendime:

"Doğayı sevmek, onu kendimize benzetmek değildir."

Doğayı sevmek;

ağacı dalından koparmadan,

kuşu kafese koymadan,

çiçeği kökünden sökmeden,

hayvanı evcilleştirmeye çalışmadan,

onu kendi dünyasında var olduğu hâliyle kabul edebilmektir.

Çünkü dünya yalnızca bizim yaşadığımız bir ev, bir mekan değildir.

Dünya, bütün canlı ve cansız varlıkların birlikte yaşadığı büyük bir misafirhanedir

Ben o akşam o kirpilere bakarken şu gerçeği bir kez daha fark ettim:

"Bazı canlıları uzaktan sevmek, onlara yapılabilecek en büyük iyiliktir."

Kamil BAKİ
Eğitimci-Yazar




14 Eylül 2026 Pazartesi

Şehrin Betonundan Hayatın İçine - Kamil Baki


Son günlerde farklı bir yer keşfettim.

Belki haritalarda büyük bir alan olarak görünmüyor. Belki görkemli yapıları, yüksek duvarları, şaşaalı binaları yok. Ama insana başka türlü bir zenginlik sunuyor:
Nefes alabileceğiniz bir yer.

Günün farklı saatlerinde gidip biraz yürüyebileceğiniz, biraz dinlenebileceğiniz, çocukların oyun oynayışını izleyebileceğiniz, spor yapabileceğiniz, hatta hiçbir şey yapmadan yalnızca oturup çevrenizi seyredeceğiniz bir yer:

Gazi Koşu Yolu.

Çok büyük bir alan değil.

Ama belki de güzelliği biraz da bundan kaynaklanıyor.

Çünkü burada insan kendisini kalabalığın içinde kaybetmiyor, kalabalıkla birlikte yaşamayı öğreniyor.

Parkın içinde banklar var. Çocuklar için oyun alanları, biraz daha büyükler için basit bir basketbol sahası ve potası bulunuyor. 

Daha büyükler yürüyüş yapıyor, spor aletlerinden yararlanıyor.

Herkes kendi yaşının, kendi ihtiyacının ve kendi dünyasının içinde bir hayat kuruyor.

Çocuklar oyun oynuyor.
Gençler topun peşinden koşuyor.
Bir başkası yürüyüşünü yapıyor.
Bir yaşlı bankta oturup geçmişten bugüne uzanan düşüncelerinin arasında dinleniyor.

Kimi ailesiyle.
Kimi bir dostuyla.
Kimi de yalnızca kendisiyle…

Ve bütün bunlar olurken kimse kimseye karışmıyor.
Kimse kimseyi rahatsız etmiyor.

Herkes birbirinin yaşam alanına saygı gösteriyor.

Belki çağdaş bir toplumun en temel ölçülerinden biri de bu: Yan yana yaşayabilmek ama birbirinin hayatına müdahale etmemek.

Birlikte yaşamak demek, herkesin aynı şeyi yapması değildir.

Birlikte yaşamak; farklılıkların birbirini yok etmeden, birbirine tahammül ederek, birbirine saygı duyarak aynı gökyüzünün altında var olabilmesidir.

Gazi Koşu Yolu’nda bunu küçük bir hayat modeli olarak görmek mümkün.

Bu parkın sakinleri yalnızca insanlar değil.

Onun başka sakinleri de var.
Kediler…
Köpekler…

Onlar da burayı kendilerine ait bir yaşam alanı olarak bellemişler.

Ve hepimizin zihninde yer etmiş bir deyim geliyor aklına bir an insanın:
“Kedi köpek gibi kavga etmek”

Oysa burada bu deyimin hayatla pek ilgisi yok.
Kediler kendi dünyalarında, köpekler kendi dünyalarında...

Birbirlerini görüyorlar ama birbirlerinin hayatına müdahale etmiyorlar.

Belki de biz insanların onlardan öğreneceği çok şey var.

Aynı parkta farklı insanlar…
Aynı parkta farklı yaşlar…
Aynı parkta farklı canlılar…

Ve herkes kendisine ayrılan küçücük bir hayat alanında, başkasının alanına taşmadan yaşamını sürdürüyor.

Ne güzel bir dünya tasarımı!

Sanırım çağdaş kentlerin ihtiyacı yalnızca daha yüksek binalar, daha geniş yollar, daha büyük alışveriş merkezleri değil.

Modern bir şehirlerin gerçek zenginliği, insanın betonun arasında kendisini hâlâ insan hissedebileceği alanların çokluğu...

Çocukların özgürce oynayabildiği…
Yaşlıların güvenle yürüyebildiği…
Gençlerin spor yapabildiği…
İnsanların bir bankta oturup gökyüzünü seyredebildiği…
Ağaçların, kuşların, kedilerin ve köpeklerin de kendilerine küçük bir yer bulabildiği…
Ve bütün bunların birbirini rahatsız etmeden var olabildiği yaşam alanları...

Çünkü şehirler yalnızca binalardan oluşmaz.

Şehir insandır.
Şehir çocukların sesidir.
Şehir yaşlıların ağır adımlarıdır.
Şehir bir bankta sessizce oturan insanın düşünceleridir.
Şehir bir kedinin güneş altında uyumasıdır.
Bir ağacın rüzgârla konuşmasıdır.
Ve bütün bunların aynı mekânda birbirine hayat hakkı tanımasıdır.

Gerçek çağdaşlık, biraz da birbirimize ve bütün canlılara yaşama alanı bırakabilme sanatıdır.

Bir parkın kenarında oturup bunları düşünürken insanın ufku genişliyor.
Küçücük bir yürüyüş yolu, insanı büyük düşüncelere götürebiliyor.
Bir bank, bir hayatın muhasebesine dönüşebiliyor.
Bir çocuk oyunu, geleceğe dair umut verebiliyor.
Bir kedinin sessizliği, insanın içindeki gürültüyü susturabiliyor.

Ve insan bir kez daha anlıyor:
Daha güzel şehirler kurabiliriz.

Daha yeşil, daha sessiz, daha insancıl şehirler…
Çocukların, gençlerin, yaşlıların ve diğer bütün canlıların kendilerine ait bir nefes alanı bulabildiği şehirler…

Sanırım bunun için önce hayal etmek gerekir.

Çünkü bütün büyük değişimler önce insanın zihninde başlar.

Ufukların sınırı yok.
Hayallerin de…

Yeter ki şehirleri yalnızca taş, beton ve asfalt olarak değil; içinde hayatın bütün renklerinin birlikte yaşayacağı büyük bir yuva olarak düşünelim.