Fotoğraf: Kamil Baki - Kadıköy
İnsanlık tarih boyunca birçok savaş yaşamıştır.
Toprak için…
Petrol için…
Altın için…
Ama bugün dünyanın en büyük sınavlarından biri, belki de en sessiz olanı:
"Su."
Çünkü su, artık yalnızca tabiatın sunduğu bir nimet olmaktan çıkıp her geçen gün ekonomik, siyasi ve toplumsal bir meseleye dönüşmektedir.
Özellikle yaz aylarında bunu hep birlikte yaşıyoruz.
Sıcaklıklar artıkça, insanlar evlerinden çıkarken yanlarına bir şişe su alıyor. Ancak saatler ilerledikçe o su güneşin altında ısınıyor, tükeniyor ya da içilemez hâle geliyor.
Sonra başlayan arayış... Ve modern şehirlerin en büyük eksikliklerinden birini gözler önüne seriyor.
Bir zamanlar her mahallede bir çeşme vardı.
Köylü de içerdi, şehirli de…
Genç de içerdi, yaşlı da…
Zengin de fakir de…
Genç de içerdi, yaşlı da…
Zengin de fakir de…
Kimse “Bu suyu alabilecek param var mı?” diye düşünmezdi. Çünkü su, paranın değil insanlığın meselesiydi.
Bugün ise büyük şehirlerin caddelerinde kilometrelerce yürüyüp ücretsiz içilebilir su bulamayan insanlar var.
Oysa gökdelenler yükseliyor, yollar genişliyor, meydanlar yenileniyor. Fakat insanın en temel ihtiyacını karşılayacak bir çeşme çoğu zaman unutuluyor.
Daha acısı ise bazı yerlerde susuzluk bile kazanca dönüştürülüyor.
Normalde birkaç liraya satılması gereken bir şişe su, insanların çaresiz kaldığı noktalarda kat kat yüksek fiyatlarla satılıyor.
İnsan çaresiz kaldığında pazarlık yapamaz.
Susuzluk, ertelenebilecek bir ihtiyaç değildir.
Bu yüzden su üzerinden elde edilen fahiş kazanç, yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda ahlaki bir sorundur.
Biz bu topraklarda susayan hayvanlar için kapılarımızın önüne su koyan bir milletiz.
Sokaktaki kediyi, köpeği, kuşu düşünen insanların yaşadığı bir ülkede, insanın kendisini susuzluğa terk edilmiş hissetmesi oldukça düşündürücüdür.
Çünkü merhamet, sadece hayvanlara gösterildiğinde değil; insana da ulaştığında gerçek anlamını bulur.
Üstelik bizim kültürümüzde suyun ayrı bir yeri vardır.
Su vermek, sadakadır.
Çeşme yaptırmak, hayırdır.
Çeşme yaptırmak, hayırdır.
Susayanın eline uzatılan bir bardak su, sadece susuzluğu gidermez; insanın insana olan güvenini de tazeler.
Bu yüzden atalarımız yol kenarlarına, meydanlara, cami avlularına, çarşılara çeşmeler yaptırmış; adlarını taşlara değil, akan suya emanet etmişlerdir.
Bugün o anlayışı yeniden hatırlamaya ihtiyacımız var.
Belediyeler…
Su üreticileri…
Kamu kurumları…
Ve elbette ülkeyi yönetenler…
Su üreticileri…
Kamu kurumları…
Ve elbette ülkeyi yönetenler…
Bu konuda ortak bir sorumluluk üstlenmelidir.
Şehrin her meydanında, her parkında, her ulaşım merkezinde, her hastane ve okul çevresinde insanların güvenle içebileceği ücretsiz içme suyu noktaları bulunmalıdır.
Bu bir lütuf değildir.
Bu, sosyal devlet anlayışının ve çağdaş şehircilik anlayışının gereğidir.
Bu, sosyal devlet anlayışının ve çağdaş şehircilik anlayışının gereğidir.
Medeniyet; yalnızca yüksek binalar yapmak değildir.
Medeniyet, susayan bir insanın cebine değil, ihtiyacına bakabilmektir.
Bir ülkenin gerçek gelişmişliği, en zayıf anındaki insanına sunduğu imkânlarla ölçülür.
Bir bardak suyu erişilebilir kılabilen toplumlar, aslında vicdanı da erişilebilir kılmış olurlar.
Belki de yeniden sormamız gereken soru şudur:
İnsanlığın böylesine ilerlediği söylenen bir çağda, neden hâlâ bir yudum suya ulaşmak bazı insanlar için bu kadar zor?
Ve belki de cevap, kuruyan kaynaklarda değil; giderek kuruyan vicdanlarımızdadır.
Su, hayatın kaynağıdır.
Hayat ise hiçbir zaman ticaretin, fırsatçılığın ve vicdansızlığın konusu olmamalıdır.