Su İnsanı Boğar Ateş Yakarmış etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Su İnsanı Boğar Ateş Yakarmış etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Ekim 2026 Pazartesi

Hayatın Öbür Yüzü: "Su İnsanı Boğar, Ateş Yakarmış" - Kamil Baki


İnsan, belli yaşlara gelinceye kadar hayatın yalnızca görünen yüzüyle yaşar.

Güneş doğar, gün başlar.
Çocuklar büyür, evler şenlenir, sevinçler paylaşılır.
Hayaller kurulur, güzel günlere inanılır.

Hayat, sanki hep önümüzde uzanan uzun ve aydınlık bir yol gibidir.

İnsan gençken ölümün gerçekten var olduğunu bilir ama ölümün kendisine dokunabileceğine pek inanmaz. Hastalığı bilir ama hastanenin koridorlarında beklemenin ne demek olduğunu bilmez. Kaybın ne olduğunu bilir ama sevdiği birinin ardından mezarlığa gitmeden kaybetmenin içindeki boşluğu anlayamaz.

Sonra hayat, yavaş yavaş başka bir yüzünü göstermeye başlar.
Bir yakını hastalanır; hastane koridorlarının sessizliğini öğrenir.
Bir dostunu kaybeder; mezarlıkların insana neden bu kadar ağır geldiğini anlar.
Bir kaza geçirir; hayatın bir saniyede nasıl değişebileceğini görür.
Bir haksızlığa uğrar; adaletin yalnızca kitaplarda yazan bir kavram olmadığını, insanın hayatına dokunan gerçek bir mesele olduğunu fark eder.
Parasız kalır, işini kaybeder, bir mahkeme kapısında bekler, bir dostunun vefasızlığıyla karşılaşır…

Ve insan, hayatın yalnızca güzel günlerden ibaret olmadığını yavaş yavaş öğrenir.

Belki de yaş almak, biraz da hayatın görünmeyen taraflarını tanımaktır.

Gençlikte insan hayatı yaşar.
Yaş ilerledikçe hayatı anlamaya başlar.

Çünkü bazı gerçekler anlatılarak öğrenilmez.

Bazı acıların kitabı yoktur.
Bazı derslerin öğretmeni hayattır.

Bir insanın yüzündeki çizgiler de yaşanmışlıkların bir sonucu değil midir?

Her çizginin ardında bir bekleyiş, bir kayıp, bir sevinç, bir hayal kırıklığı, bir mücadele yok mudur?

İnsan yaş aldıkça yalnızca yaşlanmaz.

Hayatı da biriktirir.

Anıları, acıları, sevinçleri, ayrılıkları, karşılaşmaları, yanılgıları…

Ve bütün bunlar insanın içine görünmeyen bir hayat kitabı yazar.

Cahit Sıtkı Tarancı’nın "Otuz Beş Yaş" şiirindeki dizeler bu gerçeği ne güzel anlatır:

“Gökyüzünün başka rengi de varmış!
Geç fark ettim taşın sert olduğunu.
Su insanı boğar, ateş yakarmış!
Her doğan günün bir dert olduğunu
İnsan bu yaşa gelince anlarmış.”

İnsan aslında taşın sert olduğunu, suyun boğabileceğini, ateşin yakacağını çocukluğundan beri bilir.

Ama bilmek başka, yaşamak başkadır.

Bilgi zihindedir.

Tecrübe ise insanın içindedir.

Bu yüzden bazı gerçekleri kırk kez anlatsanız da bir insanın yaşayacağı bir olay kadar öğretici olmayabilir.

Hayatın acıları, insanı yalnızca hüzünlendirmez.

Bazen olgunlaştırır.

Başkasının acısını anlamayı öğretir.
Bir hastanın yanında daha uzun süre oturmayı…
Bir yaşlının sözünü daha dikkatli dinlemeyi…
Bir çocuğun sevincini daha kıymetli bulmayı…
Bir dostun telefonunu cevapsız bırakmamayı…
Bir sofranın etrafında toplanmanın aslında ne büyük bir zenginlik olduğunu…

Çünkü insan, kaybetme ihtimalini gördükçe sahip olduklarının değerini daha iyi anlamaya başlar.

Belki de hayatın öbür yüzü yalnızca karanlık değildir.

Asıl büyük yanılgımız budur.

Hayatın öbür yüzünde ölüm kadar yaşam da vardır.
Kaybetmek kadar bulmak…
Ayrılık kadar kavuşmak…
Hüzün kadar sevinç…
Yalnızlık kadar dostluk…

Çünkü insan karanlığı tanımadan ışığın değerini tam olarak anlayamaz.

Geceyi yaşamayan, sabahın gelişini sıradan bir olay sanabilir.

Oysa uzun bir gecenin ardından doğan güneş, başka türlü görünür insana.

Belki yaş almak biraz da budur:

Hayata daha az şaşırmak fakat onu daha derinden görmek.
Her şeyin geçici olduğunu bilmek…
İnsanların, eşyaların, paranın, gençliğin, hatta acıların bile bir gün değişeceğini anlamak…

Ve bütün bunların arasında asıl değerli olanın ne olduğunu yeniden düşünmek.

Gençken geleceğe bakarız.

Yaş aldıkça geriye de bakmaya başlarız.

Fakat asıl olgunluk, ne yalnızca geçmişte yaşamak ne de geleceği beklemektir.

Asıl olgunluk, geçmişten öğrendiklerimizle bugünün değerini bilmektir.

Çünkü hayat, bize her gün aynı yüzünü göstermez.

Bazen gülümser.
Bazen sınar.
Bazen elimizden bir şeyler alır.
Bazen hiç beklemediğimiz bir anda bize yeniden umut verir.

Ve insan, bütün bunların içinden geçerken hayatın aslında tek yüzü olmadığını anlar.

Hayat;
biraz doğumdur, biraz ölüm,
biraz başlangıçtır, biraz son,
biraz kavuşmadır, biraz ayrılık,
biraz umuttur, biraz hüzün…

Belki de hayatın gerçek yüzü, bütün bu karşıtlıkların aynı anda var olabilmesidir.

İnsan bunu geç öğrenir.

Çünkü bazı şeyleri anlamak için yalnızca akıl yetmez.

Zaman gerekir.
Yaşamak gerekir.
Kaybetmek gerekir.
Sevmek gerekir.
Yanılmak gerekir.

Ve bazen hayatın karşısında sessizce durup kendimize şu soruyu sormak gerekir: 
Bunca yaşadığımız şeyden sonra, hayat bize ne anlatmaya çalışıyor?

Belki cevap, yıllar önce fark edemediğimiz kadar basittir:
Hayatın kıymeti, onun hiç acı vermemesinde değil; bütün acılarına, kayıplarına ve kırgınlıklarına rağmen yaşamaya değer olmasındadır.

İnsan hayatın öbür yüzünü gördükçe, aslında kendi yüzünü de görmeye başlar.

Ve belki gerçek yaşlanmak, takvim yapraklarının eksilmesi değil; hayatı daha derinden anlayabilmektir.

Kamil BAKİ
Eğitimci-Yazar