Bir müzik parçası dinlersiniz.
Daha ilk notalarda içinizde bir şey kıpırdar.
“Harika…”
“Mükemmel…” dersiniz.
Ama mesele yalnızca bestede, sözlerde ya da melodide değildir.
Şarkı, o sanatçının sesinde başka bir anlam kazanmış, sanki eser yeniden doğmuştur.
Sanatçı ile şarkı birbirine karışmış artık o şarkıyı dinlerken yalnızca müziği değil, sanatçının ruhundan süzülen bir melodiyi de duymaya başlarsınız
Sonra aynı şarkıyı başka bir sanatçı seslendirir.
Nota aynıdır.
Söz aynıdır.
Ama adını koyamadığınız bir şey eksiktir.
Belki teknik olarak kusursuzdur.
Belki ses güzeldir.
Belki bütün notalara doğru basılmıştır.
Yine de aynı tadı alamazsınız.
Çünkü sanat, yalnızca doğruyu yapmak değildir.
Sanat, doğru olanın içine kendinden, kendi ruhundan bir şey katabilmektir.
Aynı durum şiirde de söz konusudur.
Bir şiir okursunuz ve durursunuz.
“İşte bu…” dersiniz.
“Bundan daha güzel nasıl anlatılabilir?”
Şair belki sizin yıllardır hissettiğiniz ama bir türlü söze dökemediğiniz bir duyguyu birkaç dizeyle anlatmıştır.
Sanki içinizde duran, fakat adını koyamadığınız bir şeyi almış, kelimelere dönüştürmüş ve önünüze bırakmıştır.
İşte burada şiir, yalnızca kelimeler olmaktan çıkar, şairin ruhuyla buluşur.
Aynı kelimeleri başka biri de kullanabilir.
Aynı konuyu başka biri de ele alabilir.
Fakat aynı duyguyu aynı derinlikte yaşatamaz.
Çünkü sanat eserinin görünen yüzünün arkasında bir de görünmeyen yüzü vardır:
"Sanatçının kendisi."
Buna üslup deriz.
Biçem deriz.
Tarz deriz.
Müzikte yorum deriz.
Biçem deriz.
Tarz deriz.
Müzikte yorum deriz.
Adı ne olursa olsun, özünde bir gerçek vardır:
Gerçek sanatçılık eserine kendinden, kendi ruhundan bir iz bırakmaktır.
Bir ressamın fırçasında da vardır bu ayrıntı.
Aynı manzaraya bakan iki ressam, aynı gökyüzünü görmez.
Biri yalnızca renkleri; diğeri ise o renklerin içindeki hüznü, yalnızlığı, umudu ya da hayatı görür.
Tuvale yalnızca gördüğü dünyayı değil, kendi dünyasını da taşır.
Bir aktör sahneye çıktığında da bu böyledir.
Metin aynıdır.
Replik aynıdır.
Ama bir oyuncunun ağzından çıkan bir cümle insanın içine işlerken, başka bir oyuncunun ağzından çıktığında yalnızca bir cümle olarak kalır.
Replik aynıdır.
Ama bir oyuncunun ağzından çıkan bir cümle insanın içine işlerken, başka bir oyuncunun ağzından çıktığında yalnızca bir cümle olarak kalır.
Çünkü oyuncu yalnızca karakteri oynamaz.
Karaktere kendi ruhundan bir ruh verir.
İşte sanatın da sanatçının da büyüsü biraz da burada saklıdır.
Teknik öğrenilebilir.
Bilgi öğrenilebilir.
Nota öğrenilebilir.
Renk öğrenilebilir.
Oyunculuk eğitimi alınabilir.
Ama bütün bunların üzerine sanatçının kendisinden kattığı o görünmez ruhu öğretmek gerçekten çok zor, hatta imkansızdır.
Çünkü o ruh yaşananlardan, insanın yaşadıklarından gelir.
Sevincinden…
Acısından…
Sessizliğinden…
Aşkından…
Kaybettiklerinden…
Hayal kırıklıklarından…
Umutlarından…
Ve belki de en çok, hayata nasıl baktığından...
Bu yüzden bazı şarkılar yalnızca dinlenmez, yaşanır.
Bazı şiirler yalnızca okunmaz, insanın yüreğinin en derin yerine yerleşir.
Bazı tablolar yalnızca görülmez, insanda tarifsiz duygular yaratır.
Bazı oyuncular yalnızca bir karakteri canlandırmaz, oynadığı karakteri bizim soframıza oturtur.
Bazı şiirler yalnızca okunmaz, insanın yüreğinin en derin yerine yerleşir.
Bazı tablolar yalnızca görülmez, insanda tarifsiz duygular yaratır.
Bazı oyuncular yalnızca bir karakteri canlandırmaz, oynadığı karakteri bizim soframıza oturtur.
Çünkü ortada yalnızca bir eser yoktur.
O eserin içinde bir insan, bir dünya vardır.
Ve belki sanat dediğimiz şey, bir insanın kendinden bir parçayı alıp başka bir insanın ruhuna bırakabilmektir.
Bu yüzden de sanat eserini sanatçıdan ayırmak mümkün değildir.
Çünkü sanatçı eserine yalnızca aklını değil, ruhunu da koyan kişidir.
Eserin güzelliği kullandığı kelimelerde değil, o kelimelerin arasındaki sessizliktedir.
Bir müzik parçasının notalarında değil, notalarının arasındaki duyguda; bir resmin renklerinde değil, ressamın o renklere yüklediği anlamdadır.
Ve biz bütün bunları belki tarif edemeyiz.
Sadece hissederiz.
“Çok güzel.”
“Harika.”
“Mükemmel.” deriz
Aslında söylemek istediğimiz belki de şudur:
“Bu eserde benim içime işleyen bir ruh var.”
İşte sanatın insandan insana uzanan en görünmez köprüsü budur.
Üslup, biçem, tarz, yorum…
Adına ne derseniz deyin.
Bir sanatçının imzası eserin altında değil, eserin ruhundadır.
Ve o ruh oradan çekildiğinde geriye belki bir eser kalır.
Ama sanat kalmaz.
Çünkü sanat, yalnızca ortaya konulan basit bir ürün değildir.
Sanat; sanatçının ortaya koyduğu ürüne, kendi ruhunu, kendi sevgisini koymasıdır.
Kamil BAKİ
Eğitimci-Yazar